Ortaokul · 5. Ünite · 4. Konu

Sıdk ve Doğruluk

Sıdk ve Doğruluk konusu üzerine ders metni, âyet-hadis ışığında açıklamalar ve uygulama önerisi.

Doğru düşünce, doğru söz, doğru davranış ma’nâ-larını ihtiva eden sıdk; Hakk yolcusunun her çeşit yalana karşı kapanıp, hayatını doğruluğa göre planlaması, sadâkatin emin bir temsilcisi olması; diğer bir tabirle, duygu, düşünce, söz ve davranışlarında doğruluğu tabiatının bir parçası haline getirip, şahsî hayatından insanlarla olan muamelesine, hakkı i’lan adına şehâdetinden mizahlarına kadar; hattâ “ -Her zaman doğrularla beraber olun!”(Tevbe, 9/119) fehvâsınca, dost ve arkadaş çevresi itibariyle hep doğruluk aramasıdır ki; hadisin ifadesiyle böyleleri yüce divanda “sıddîk”, aksine tasavvur ve düşüncelerinden davranış ve muamelelerine kadar yalanlarla içli-dışlı yaşayan ve hayatınıhilâf-ı vâkiler çizgisinde sürdürenler de o ulu divanda “kezzâb” olarak kaydedilir.

Sıdk, Hakk’a ulaştıran yolların en sağlamı, sâdıklar da bu vuslatın talihli namzetleridir. Sıdk, amelin rûhu ve özü,düşünce istikametinin de en yanıltmaz mihengidir.Peygamberlik, doğruluk yörüngesi üzerinde hareket eder. Peygamberin ağzından çıkan her şey tasdik edalıdır. Çünkü onlar, hilâf-ı vâki hiçbir beyânda bulunmazlar.

Sıdk; ferdin, amel ve davranış bütünlüğünü koruyup, tehlike anında ve yalanla kurtulması söz konusu olduğu yerlerde bile, gizli-açık iç ve dış ayrılığına düşmemesi, düşünce ve davranış mutâbakatını yakalayabilmek için halden hale girmesi ve kıvrım kıvrım kıvranmasıdır.

Efendimiz; “Size doğruluk yaraşır. Doğruluk insanı iyiliğe, o da cennete çeker, götürür. İnsan, kendini bir kere doğruluğa verip, o yola yöneldi mi, hep doğru söyler, doğruyu araştırır. Böylece o insan, Allah katında “Sıddîk” olarakyazılır.

Yalandan sakınınız. Yalan insanı fücura, bataklığa, o da cehenneme ulaştırır. Bir insan, kendini bir kere yalana kaptırdı mı, daima yalan söyler, neticede Allah katında yalancı olarak yazılır…”

Doğruluk, peygamberler şiarı, yalan ise kâfir ve münafık sıfatı. Doğruluk, bugünü, yarını kucaklayan önemli bir esas;yalan, zamanın çehresine çalınmış siyah bir leke. O hep doğru olarak yaşadığı gibi ümmetine de dâima doğruluğu tavsiye etmiştir.

“Bana şu altı şey hakkında tekeffülde bulunun (söz verin) ben de size Cennet’i tekeffül edeyim:

- Konuştuğunuz zaman doğru konuşun!

- Va’dettiğiniz zaman yerine getirin!

- Emanette ‘emin’ olun!

- Apış aranızı koruyun!

- Gözlerinizi harama yumun!

- Ellerinizi haramdan uzak tutun.”

Evet, O hep ok gibi doğru yaşamış, doğruluğu tavsiye buyurmuş ve O kendine has doğrulukla âdetâ imkân-vücub arasıbir noktaya ulaşmıştı. Öyle bir noktaya ki, onun ötesinde sadece ve sadece Allah sıdkı vardır. Yani Allah Resûlü, doğrulukta da (Necm,9) ufkunda seyrediyordu. Evet O, bir yönüyle imkân dairesindeydi; ancak bir başka yönüyleimkân âlemini aşmıştı. O, bize de aynı tavsiyede bulunmakta ve:

“Doğru söylemeye söz verin, hayatınıza yalan karıştırmayın, ben de size cenneti söz vereyim” demektedir.

Doğrulukla Kurtulan Sahabe Kab bin Malik

Ka’b ibn Malik, kılıcı kadar sözü, sözü kadar da kılıcı keskin bir insandı, şairdi. Şiirleriyle kâfirlerin moral dünyalarını altüst edebilirdi. Akabe’de gelip Allah Resûlü’ne biat etmişti. Dolayısıyla da Medine’nin ilklerindendi. Fakat Tebûk seferine katılamamıştı. Tebûk zorlu bir savaştı. Bu savaşta bir avuç insan koskoca Roma İmparatorluğu’nun ordularıylayakapaça olacaktı. Hem de çölün o kavurucu ve bitirici sıcağında. Bu savaşla ilgili hatırasını Hazreti Ka’b şöyle anlatmıştı:

“Herkes muharebeye davet edildi. Çünkü mücadele çetin olacaktı. Fakat Allah, takdir etmedi ve sadece tatbikattan ibaret bir hareket olarak kaldı. Böyle olacağı bildirilmiş veya bildirilmemişti, ama Allah Resûlü bu muharebeye ayrı bir ehemmiyet veriyordu. Herkes gibi ben de hazırlıklarımı tamamladım. Hatta o güne kadar hiçbir harbe bu kadar iyi hazırlanmamıştım. İki Cihan Serveri, hareket komutunu verdi ve ordu harekete geçti. Ben kendi kendime ‘Nasıl olsa onlara yetişirim.’ deyip orduyla beraber çıkmadım. Hiç de bir işim yoktu. Fakat kendime olan güvenim beni alıkoyuyordu.

Allah Resûlü’ne yetişmem mümkün değildi.

Mecburen bekleyecektim ve bekledim de. Hem de her saati günler süren bir bekleyişle bekledim. Nihayet, Allah Resûlü’nün seferden dönüşü her yandan duyulmaya başladı. Zaten her defasında öyle olurdu. Medine, O’nun dönüşüne yakın yeniden bir kere daha canlanırdı. İşte şimdi yine herkesin yüzünde bir sevinç vardı. Allah Resûlüdönüyordu. Nihayet ordu Medine’ye geldi.

Efendimiz de âdeti olduğu üzere evvela mescide uğrayıp iki rekât namaz kılmış ve halkla görüşmeye başlamıştı. Herkes bölük bölük mescide geliyor, O’nu ziyaret ediyor ve harekete iştirak etmeyenler de özür beyanında bulunuyorlardı. Benim durumumda olanlardan da çoğu mazeret bildirmiş ve Allah Resûlü tarafından mazeretlerikabul edilmişti. Ben de aynı şeyi yapabilirdim. Zira içlerinde ikna kuvveti ve söz söyleme kabiliyeti en güçlü olanlardan biriydim. Ama nasıl olur da hiçbir mazeretim olmadığı hâlde Allah Resûlü’ne yalan söyleyebilirdim. Yapmadım, yapamadım. Karşılaştığımızda İki Cihan Serveri, kalbimi delip geçen bir buruk tebessümle karşıladı beni. Ve, – Neredeydin, dedi.

Durumumu olduğu gibi eksiksiz anlattım. Başını çevirdi ve dil ucuyla, – Kalk git, dedi.

Dışarı çıktım. Kavmim etrafımı sardı:

– Sen de bir mazeret söyle, kurtul, dediler.

Dedikleri bir aralık kalbime yatar gibi de oldu. Fakat birden kendime geldim ve sordum:

– Benim durumumda olan başkaları var mı?

– Var, dediler ve iki isim söylediler.

İkisi de Bedir’e iştirak etmiş namlı, şanlı sahabîler arasında bulunuyorlardı: Mürâre ibn Rebî ve Hilâl ibn Ümeyye. Evet, onlar da hiçbir mazeret beyan etmeyerek doğruyu söylemişler ve benim durumuma düşmüşlerdi. Benim için kendilerine ittiba edilecek insanlardı ikisi de. Ben de onlara uymaya karar verdim, mazeret ileri sürmekten vazgeçtim.

Üçümüz hakkında bir emir yayınlandı. Artık hiçbir Müslüman, bizimle görüşüp konuşmayacaktı. Diğer iki arkadaşım, evlerine kapanmış durmadan gece gündüz ağlıyorlardı. Ben, aralarında en genç ve kuvvetli olandım. Sokağa, çarşıya, pazara çıkıyor ve namaz vakitlerinde de mescide gidebiliyordum.

Ancak benimle kimse konuşmuyordu. Vaktimin çoğunu mescitte geçiriyordum. Allah Resûlü’nden bir tebessüm yakalayabilmek için uzun uzun beklediğim oluyordu. Heyhat ki her gün evime hicranla dönüyordum. O, yüzünden hiç tebessüm eksik olmayan insan, bir kere olsun, bana bakıp tebessüm etmemişti. Selam veriyordum, acaba dudakları kımıldayacak mı diye gözlerimi dudaklarına dikiyordum. Gel gör ki en hafif bir kımıldama olmuyordu.

Çok defa namaz kılarken gözümün ucuyla O’na bakıyordum.Namaza başladığımda bana bakıyordu. Fakat namazımı bitirince hemen benden gözünü kaçırıyordu. Tam elli gün böyle geçecekti. Bütün insanlar ve bulunduğum yer, bana öylesine yabancılaşmıştı ki kendimi yabancı bir ülkede zannetmeye başladım.

Bir gün amcamın oğlu Ebu Katâde’nin bahçesinin duvarından atlayarak yanına sokuldum. Onu çok severdim. O da beni canı kadar severdi. Selam verdim, selamımı almadı. Sordum:

– Allah için söyle, benim Allah ve Resûlü’nü sevdiğime inanmıyor musun?O hiç cevap vermedi. Sözümü üç defa tekrar ettim. Üçüncüsünde de:

– Allah ve Resûlü bilir, dedi ve yanımdan ayrıldı.

Dünya başıma yıkılmıştı. Ebu Katâde’den bu sözü hiç beklemiyordum. Gözlerim doldu ve hıçkıra hıçkıra ağladım. Yine birgün Medine sokaklarında yapayalnız dolaşırken sokaklarda bir adamın beni soruşturduğunu duydum. Sorduğu şahıslar işaretle beni göstermişlerdi. Adam yanıma geldi elinde de bir mektup vardı. Mektup bana aitti. Gassân melikinden geliyordu. Melik beni, kendi memleketine davet ediyordu. Mektubunda ‘İşittim ki sahibin seni yalnız bırakmış. Bize gel; senin gibilerin bizim nezdimizde kadri yüksektir…’ gibi sözler ediyordu. ‘Bu da bir imtihan.’ dedim ve mektubuyırtarak ateşe attım.Derken tam elli gün dolmuştu. Artık dayanamaz hâle gelmiştim.Dünyam kararmış vekabir kadar daralmıştı.

Her zaman yaptığım gibi evimin damında sabah namazını kılmış oturuyordum. Birisinin yüksek sesle ismimisöylediğini duydum.Ses, – Müjde Ka’b, diyordu.

İşi anlamıştım. Hemen secdeye kapandım. O gün sabah namazından sonra Allah Resûlü, affımızı ilân etmişti. Mescide koştum, herkes ayağa kalkmış beni tebrik ediyordu. Talha boynuma sarıldı, yüzümü, gözümü öpüyordu. Sanki yeniden bir Akabe yaşıyordum. Allah Resûlü’nün huzuruna gelip elini tuttum. O da benim elimi tutmuştu. O anda Cennet’le müjdelenseydi dahi zannediyorum bu kadar sevinmeyecekti. Allah Resûlü, – Allah sizi affetti, buyurdular. Ve hakkımızda inen şu âyeti okudular: “Allah savaştan geri kalan ve haklarındakihüküm ertelenen o üç kişinin de tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü onlar öylesine bunaldılar ki dünya, bütün genişliğine rağmen başlarına dar geldi. Vicdanları da kendilerini sıktıkça sıktı. Nihayet Allah’ın cezasından, yine Allah’ın kapısından başka sığınacak hiçbir yer olmadığı anladılar da bundan sonra önceki iyi hâllerine dönsünler diyeAllah onları tevbeye muvaffak kıldı. Çünkü Allah tevvabdır, rahimdir. (Tevbe,118)

O, bu âyeti okuduktan sonra Resûlullah’a hitaben:

– Ya Resûlullah! Ben doğrulukla kurtuldum. Bundan böyle ömrüm oldukça da doğrudan başka bir şeysöylemeyeceğime söz veriyorum, dedim.”