Ortaokul · 2. Ünite · 2. Konu

İbadet (Üçüncü Söz)

Ibadet, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefâhet, ne büyük bir hasâret ve helâket oldu- ğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

Ibadet, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefâhet, ne büyük bir hasâret ve helâket oldu- ğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

Bir vakit iki asker, uzak bir şehire gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler, tâ yol ikileşir. Bir adam ora- da bulunur. Onlara der: “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan do- kuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaa- ti olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar gö- rür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki; intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çan- tasız, silâhsız gider. Zâhirî bir hiffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlûp edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur.”

O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra, şu bahtiyar nefer sağa gider. Bir batman ağırlı- ğı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur.

Öteki bedbaht nefer ise askerliği bırakır. Nizama tâbi olmak istemez. Sola gider. Cismi, bir batman ağırlıktan kurtulur. Fakat kalbi, binler batman minnetler altında ve ruhu, hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilen- ci, hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir surette gider. Tâ mahall-i maksuda yetişir. Orada âsî ve kaçak cezası- nı görür.

Askerlik nizamını seven, çanta ve silâhını muhafaza eden ve sağa giden nefer ise; kimseden minnet almaya- rak, kimseden havf etmeyerek, rahat-ı kalb ve vicdan ile gider. Tâ o matlup şehire yetişir. Orada, vazifesini güzel- ce yapan bir nâmuslu askere münasip bir mükâfat görür.

İşte ey nefs-i serkeş!

Bil ki: O iki yolcu, biri; mutî-i kanun-u ilâhî, birisi de;

âsî ve hevâya tâbi insanlardır. O yol ise, hayat yoludur

ki; âlem-i ervâhtan gelip kabirden geçer, âhirete gider.

O çanta ve silâh ise, ibadet ve takvâdır. İbadetin çendan

zâhirî bir ağırlığı var. Fakat, mânâsında öyle bir rahatlık

ve hafiflik var ki, tarif edilmez. Çünkü; âbid, namazında

der: 􏰇ّٰ

Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur.

Yani; “Hâlık ve Rezzâk, O’ndan başka yoktur! Zarar ve menfaat, O’nun elindedir. O hem Hakîm’dir; abes iş yapmaz. Hem Rahîm’dir; ihsa- nı, merhameti çoktur.” diye itikat ettiğinden, her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur, dua ile çalar. Hem her şeyi kendi Rabbisinin emrine musahhar görür. Rabbisine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip, her musibete karşı tahassun eder. İmanı, ona bir emniyet-i tâmme verir.

Evet, her hakikî hasenât gibi cesaretin dahi menbaı imandır, ubûdiyettir. Her seyyiât gibi cebânetin dahi menbaı dalâlettir!

Evet, tam münevverü’l-kalb bir âbidi, küre-i arz bom- ba olup patlasa, ihtimaldir ki onu korkutmaz. Belki hari- ka bir kudret-i samedâniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyre- decek. Fakat, meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalb- siz bir fâsık feylesof ise; gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerde titrer. “Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpma- sın mı?” der, evhama düşer. (Bir vakit böyle bir yıldız- dan koca Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terk ettiler.)

Evet, insan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu hâlde, sermayesi hiç hükmünde... Hem nihayetsiz musibetle- re maruz olduğu hâlde, iktidarı hiç hükmünde bir şey... Âdeta sermaye ve iktidarının dâiresi, eli nereye yetişirse o kadardır. Fakat emelleri, arzuları ve elemleri ve belâları ise; dâiresi, gözü, hayâli nereye yetişirse ve gidinceye kadar geniştir.

İşte bu derece âciz ve zayıf, fakir ve muhtaç olan ruh-u beşere ibadet, tevekkül, tevhid, teslim; ne kadar azîm bir kâr, bir saadet, bir nimet olduğunu, bütün bü- tün kör olmayan görür, derk eder.

Malûmdur ki; zararsız yol, zararlı yola –velev on ihtimâlden bir ihtimâl ile olsa tercih edilir. Hâlbuki mese- lemiz olan ubûdiyet yolu, zararsız olmakla beraber, ondan dokuz ihtimâl ile bir saadet-i ebediye hazinesi vardır. Fısk ve sefâhet yolu ise –hatta fâsıkın itirafıyla dahi– menfaat- siz olduğu hâlde, ondan dokuz ihtimâl ile şekâvet-i ebe- diye helâketi bulunduğu, icmâ ve tevâtür derecesinde, hadsiz ehl-i ihtisasın ve müşâhedenin şehâdetiyle sabittir ve ehl-i zevkin ve keşfin ihbarâtıyla muhakkaktır.

Elhâsıl: Âhiret gibi dünya saadeti dahi, ibadette ve Allah’a asker olmaktadır.

Izah

Salih amelle desteklenmeyen imanın hayata hayat olması mümkün değildir.

Mesela bir hastayı en iyi bir doktor muayene etse, en doğru teşhisi koyup en tesirli ilaçları verse sonra hasta da ilaçları alıp yalnızca prospektüsünü okuyup fay- dalarını ve nasıl kullanılacağını öğrense, ancak ilacı hiç içmese faydasını görüp iyileşebilir mi?

Veya bir öğrenci, ben okulumu, ders kitaplarını, öğ- retmenimi çok seviyorum dese ancak hiç okula devam etmese, herhangi bir şey öğrenip sınıfını geçmesi müm- kün olabilir mi?

Ya da insan, en güzel ve en faydalı yemeklerin oldu- ğu bir yemek kitabını baştan aşağı okuyup ezberlemekle karnını doyurup lezzet alabilir mi?

Aynen öyle de imanın güzel neticelerini görmek de ancak salih amel işlemekle mümkündür. Salih amel ise iki kısımdır, ibadet ve takva. Sadece emredilenleri yap- mak yeterli değildir, yasaklardan da kaçınmak gerekir. İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın yap dediklerini yapmak, yapma dediklerinden kaçınmak ile kendisini emniyet altına ala- bilir.

Sağlıklı kalmanın birinci şartı sıhhati korumaktır. Yani tedaviden önce, hasta olmamak gelir. Bir evi temiz- leyeceğimiz zaman da önce kirin geldiği delikleri tıkama- mız gerekir, zira her tarafından pis su akan bir odayı te- mizlemekle bir yere varmak mümkün değildir. Manevi temizlik adına da günahlardan kaçınmak esas olmalıdır. Zaten namazın en önemli bir özelliği insanı günahlardan alıkoymasıdır.

İbadet ve takva, ahirete uzanan yolda insan için en emniyetli bir binektir. İnançsız insan için en büyük kâbus ise gelecekte ne olacağını bilememekten gelen emniyetsiz- lik hissi yani korkudur. Zira ölümden öte bir yer olmadığı- na inanan inançsız kişi her yönden karanlıkların onu kuşat- tığını hisseder. Mümin için ibadetle gelen emniyet ve saa- det hissine karşı kâfirde mutlak bir korku ve hüzün vardır.

Ana fikir:

İbâdet ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefâhet ne büyük bir hasâret ve helâket olduğu.

Çalışmalar:

1. İbadet ve takvanın çanta ve silaha benzetilmesi- ni tartışınız.

2. Kulluk yolunun dünyada da zararsız, inançsızlığın dünyada da zararlı olduğuna dair örnekler veriniz.

3. Bir mümin olarak en büyük korkunuzun ne oldu- ğunu düşününüz. Küfre ait ‘yok olma’ korkusuyla karşılaştırınız.

Video Önerisi