Ortaokul · 5. Ünite · 3. Konu
Efendimizin Affediciliği
Efendimizin Affediciliği konusu üzerine ders metni, âyet-hadis ışığında açıklamalar ve uygulama önerisi.
Hayber fethi sonrası bir kadın, bir koyunu kızartmış, içine de biraz zehir koymuş ve Allah Resulü’nü yemeğe davet etmişti. Sofrada bulunanlardan Bişr ismindeki sahabi lokmayı ağzına koyar koymaz vefat etmişti. Demek ki bu kadın çok tesirli bir zehirle Allah Resulü’nü öldürmek istemişti. Bu meselenin mucize yönü, şu andaki mevzumuz değiL. AllahResulü lokmayı ağzına götürürken, koyunun zehirli olduğunun haber verilmesi üzerine yemek sofradan kaldırılmış, kadın yakalanıp huzura getirilmiş. “Eğer Sen hakikaten Allah’ın gönderdiği bir peygambersen, bu zehir sana tesir etmeyecektir. Yok eğer peygamber değilsen, insanlığı senden kurtarmak istedim.” der. Sahabe, derhal bu kadınınöldürülmesi talebinde bulunur.
Ancak, Allah Resulü kendi adına kadını affeder.
Taif ve Efendimizin Şefkat ve Merhameti
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), tebliğ maksadıyla evlâtlığı Zeyd’i de yanına alarak Taif’e gitmişti. Orada ongün kadar kalarak puta tapan halkı, Allah Teâlâ’nın varlığına ve birliğine iman etmeye çağırdı. Fakat Taif’teki görüşmelerin ardından O’na yardım etmeye istekli bir kişi bile çıkmadı.
Taifliler, gençlerinin Müslüman olmalarından korkarak Peygamberimiz’in teklifini kabul etmediler. O’na, – Bizim yurdumuzdan çık da nereye gidersen git, dediler. Sonra da Peygamber Efendimizle alay ettiler.
Bununla da kalmayıp halkın serseri takımını O’nun geçip gideceği yolun iki tarafına oturttular. Bu terbiyesiz kişiler, Resûlullah aralarından geçerken attıkları taşlarla O’nu yaraladılar. Bu sırada Hazreti Zeyd, büyük fedakârlıklarla Efendimiz’i korumaya çalıştı. Atılan taşlara kendi vücudunu siper etti. Fakat buna rağmen Nebîler Nebîsi’nin mübarek ayakkabıları kanlar içinde kalmıştı. Hazreti Zeyd’in ise başı yarılmıştı.
Bin bir güçlükle Mekke’li Utbe ve Şeybe’nin bağına sığındılar. Allah Resûlü, kendisinden önce Hazreti Zeyd’in yarasıyla ilgilendi. Bahçedeki bir asmanın gölgesine oturup biraz dinlendikten sonra iki rekât namaz kıldı ve ellerini semaya kaldırıp Yüce Allah’a dua etti:
– Her şey Sen’in rızan içindir ve bütün güç, kuvvet Sen’in elindedir!
Efendimiz ve Hazreti Zeyd, bu tehlikeli bölgeyi kısa bir süre sonra terk ettiler. Nazik yüreği çok incinmiş olan Nebîler Nebîsi, dalgın bir hâlde Mekke’ye doğru ilerliyordu. Seâlib denen yere geldiğinde ancak kendine gelebilmişti. Başını kaldırdığında bir bulutun kendisini gölgelemekte olduğunu fark etti.
Kısa bir zaman sonra da Cebrâil Aleyhisselâm’ı gördü. Hazreti Cebrâil, Efendimiz’e şöyle seslendi:
– Allah, kavminin sana söylediklerini işitti. Onlar hakkında dilediğini emretmen için sana dağlar meleğini gönderdi.Bu sırada dağlar meleği, Efendimiz’i selâmladı ve Mekke’nin iki tarafında bulunan dağları göstererek, – Ya Muhammed! Ben dağlar meleğiyim! Şimdi ne dilersen dile. Eğer istersen şu iki dağı hemen Taif’in üzerine kapayıvereyim, dedi. Allah Resûlü’nün verdiği cevap; sabrın, kendisine hakaret edip yalanlayanlara şefkat ve merhametin son haddini ifade ediyordu:
– Hayır! Ben onların helâk olmalarını istemem. Allah’ın, onların soylarından yalnız Allah’a ibadet edecek, O’na hiçbirşeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim.
Efendimizin Tevazusu
Allah Resûlü’nün mahviyet ve tevazuu da, bir yanda fetanetinin, diğer yanda tebliğinin ayrı bir buudu olarak yıldız gibi parlamaktadır. O, herkes tarafından tanınıp, kabul edildikçe mahviyeti daha da derinleşmiştir. Tevazu ve mahviyet âdeta O’nunla beraber doğmuş gibiydi…
Ömrünün sonuna kadar da gelişerek devam etti. Bir gün melek geldi ve sordu: “Kul peygamber mi, melik peygambermi olmak istersin?” Cibril kulağına fısıldadı: “Rabb’ine karşı mütevazı ol!” Ve, Allah Resûlü cevap verdi: “Bir gün aç yatıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden bir kul peygamber olmak isterim…”
O, her zaman kendisini insanlardan bir insan olarak görmüş ve hiçbir zaman kendini onlardan ayrı tutmamıştır. Yine bir gün karşısında titreyen adama baktı ve şöyle buyurdu: “Kardeşim titreme! Ben de senin gibi kuru ekmek yiyen birkadının çocuğuyum…”
Evet, birer Müslüman olarak bizler de Efendimiz’i örnek almalıyız. Dünyevî makam ve mevkiler, mal ve mülkler insanı şımartmamalı ve ona kendini unutturmamalıdır. İnsanın üzerine tevdi edilen mükellefiyetin keyfiyeti onu başka bir varlık hâline getirmez. Dolayısıyla da insan, her zaman ve zeminde kendisini insanlardan bir insan olarak kabul etmelidir.
Kâinatın Efendisi Mekke’ye muzaffer bir komutan olarak girerken de, oradan çıkmaya zorlandığı andaki tevazu ve mahviyeti devam ediyordu. Başını o kadar eğmişti ki, Arş’a değen o mübarek baş, orada semerin kaşına değecek kadar eğilmişti…
Hz. Aişe Validemiz’den rivâyet edilen bir hadis bize şunları anlatır: “Allah Resûlü, evinde herhangi bir insan gibidavranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu.”
(Tirmizi, “Şemâil”, 78) O, bunları yaptığı sırada, O’nun adı cihanın pek çok yanında anılıyor; herkes O’ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O, zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar mühim sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesine taht kurmuştu.
Tevazu zillet olmadığı gibi, kibir de vakar değildir. Tevazu ve kibirle alâkalı olarak, Kâinatın Efendisi (s.a.s.), şöyle buyurur:
“Allah için bir derece tevazu eden kimseyi Allah Teâlâ da bir derece yükseltir. Tâ ki onu Firdevs Cenneti’nin en yüksek yerine çıkarır. Allah’a karşı bir derece kibir gösteren kimseyi de Allah Teâla alçaltır. Tâ ki onu Cehennem’inen alçak derecesine indirir.”