Ortaokul · 2. Ünite · 2. Konu
Doğruluk
Doğruluk konusu üzerine ders metni, âyet-hadis ışığında açıklamalar ve uygulama önerisi.
Doğruluk, ahlâkî vasıfların tamamını kendisinde toplayan bir kavramdır. Bu vasfın anlaşılması ise doğru yolun anlaşılmasına bağlıdır. Öyleyse doğru yol nedir? Biz, her gün namazlarımızda günde en azından kırk defa okuduğumuz Fatiha sûresiyle Rabbimize, “Bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet. Nimet ve lütfuna nail ettiklerinin yoluna ilet.Gazaba uğrayanların ve sapkınlarınkine değil.” diyerek O’ndan doğru yolu talep ediyoruz.
Ayet-i kerimeden doğru yolun Cenâb-ı Hakk’ın insanlara rehber olarak göndermiş olduğu peygamberlerin yolu olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla bizim için doğru yol, Efendimiz’in yoludur, yani İslâm yoludur. Doğru insan, Allah’ın emirlerine uyan, O’nun rızası istikametinde yaşayan ve insanların hak ve hukuklarına riâyet eden insandır.
Doğru yol, Efendimiz’in yolu olduğuna göre en doğru insan elbette Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Bundan dolayı, doğru olmak isteyen bir mümin, Peygamber Efendimiz’in ahlâkını kendisine rehber edinmelidir.“ El-Emin (Okuma Parcasi)
Efendimizin (sav.) otuz beş yaşlarında iken Kureyşliler yangın ve sel sularından zarar gören Kâbe’yi tamire karar verdiler. Bütün Kureyş kabileleri, aralarında kura çekerek tamir için işbölümü yaptı. Herkes malzeme teminine yardımcı olacak ve belirli bir miktar katılım payı ödeyecekti. Kureyşliler işbaşı yapmak için Kâbe’ye geldiler. Mekke ileri gelenlerinden biri şöyle seslendi:
“Ey Kureyşliler! Kâbe için vereceğiniz para temiz ve helâl kazanç olsun. Buraya haram sokmayın. Fuhuş veya faizden elde edilen veya zulüm ve haksızlıkla başkasından alınan hiçbir şeyi buraya bulaştırmayın.”
Nihayet Kâbe yeniden inşâ edildi. Ancak Hacerü’l-Esved’in yerine yerleştirilmesi hususunda anlaşmazlık çıktı. Çünkü bu şerefli görevi hiçbir kabile, başkasına bırakmak istemiyordu. Tartışma birkaç gün devam etti; hatta bu yüzden savaşmayı bile göze alanlar oldu. Nihayet Kureyş’in ileri gelenlerinden Ebû Ümeyye b. Mugîre, “Benî Şeybe kapısından Kâbe’ye ilk giren kimsenin vereceği karara uyulmasını” teklif etti. Kureyşliler bu teklifi benimseyip beklemeye başladılar. Kapıdan Hz. Peygamber’in girdiği görülünce orada bulunanlar: “İşte Muhammed, işte el-Emîn geldi!” diyerek memnuniyetlerini ifade ettiler. Hz. Peygamber, bir örtü getirterek Hacerü’l-Esved’i onun üzerine koydu. Ardından bütün kabile reislerinin iştirakiyle örtüyü kaldırdı. Konulacağı hizaya gelince de taşı kendi elleriyle alıp yerine yerleştirdi. Böylece Kureyşliler arasında çıkmak üzere olan bir çatışmanın da önüne geçilmiş oldu.
Doğrularin yardimcisi Allah‘tir
„Doğruluk, başkalarının maslahatını gözeterek, onlara doğru bilgi ulaştırmaktır. Doğru olmak, hem doğru söylemek hem doğru düşünmek hem de doğru davranış göstermektir. İnsan her işte doğru olanı bildirmeli, kendi zararına veya yakınları aleyhine olsa bile doğru sözü söyleyebilmelidir. Doğru sözlü olmanın verdiği güven duygusu, toplum fertleri arasındaki bağların çözülmesini, aralarındaki dayanışmanın kaybolmasını önler. Ayrıca doğru insan kendi kendisiyle çelişkiye düşmez. Kısacası yalancılıktan doğabilecek bütün psiko-sosyal problemlerin önü alınmış olur. Doğruluk, insanların iç dünyalarını huzura kavuşturur. Özellikle de mü’minlerin gönüllerini. Çünkü Allah, doğruların, doğru olanların yardımcısıdır.
Okuma Parçası
Bu hakikati ifade eden şöyle bir misal anlatılır: Hasan Basri Hazretlerinin yaşadığı şehirde zalim bir vali vardır. Bu vali bir gün adamlarını göndererek kendisine rahatsızlık verdiğini düşündüğü Hasan Basri Hazretleri’ni yakalatmak ister. O da bir vakit ders verdiği Habib-i Acemi Hazretleri’nin kulübesine gelip saklanır. Valinin adamları gelip hışımla: Hasan Basri’yi (radıyallahu anh) gördün mü?“, diye sorarlar.
O gayet sakin:
Evet“, der. Nerede?“
İşte şu kulübemde.“
Adamlar kulübeye girer. Fakat bir türlü Hasan Basri Hazretleri’ni bulamazlar. Dışarı çıkınca tehdit edip:
Ya şeyh, niçin yalan söylüyorsun?“, derler. Ben yalan söylemedim. Siz göremedinizse, benim suçum ne?“ Tekrar kulübeye girip ararlar. Fakat yine bulamayıp gerisin geriye giderler. Onlar gidince, Hasan Basri Hazretleri:
Ey Habib! Biliyorum ki Rabb’im senin hürmetine beni onlara göstermedi. Fakat yerimi niçin söyledin, hocalık hakkı yok mudur“, der.
Hazreti Habib mahcup bir şekilde şu ibretli sözleri söyler: Ey Üstadım! Sizi bulamamaları benim hürmetime değil, doğru söylediğimizdendir. Çünkü bilirsiniz ki, doğruların yardımcısı Allah’tır. Eğer yalan söyleseydim, sizi de beni de götürürlerdi.“ Mü’min, verdiği sözde durur, emâneti yerine getirir, işini sağlam yapar, yalandan uzak durur, aldığı vazifeyi yerine getirir, emâneti ehline verir. Allah’a ibâdet ve itaatinde tam bir ‘sadâkat’ ahlâkı sergiler. Rabbine kalbinden bağlıdır. O’nun huzurunda O’nu kandırmaya, başkasına tapınmaya, ibâdetinde hile yapmaya yeltenmez.
Yalan
Yalan sözle olduğu gibi yapılan işle de olur. Taşıdığı niyetin bilgi ve fikrinin zıddını söylemek yani bir hakikatı ters yüz edip söylemek, sözle yalan olduğu gibi; söylediğini yapmamak, va’d ettiğini yerine getirmemek ve inandığı şekilde yaşamamak da, amel yönüyle yalandır.
Nitekim Abdullah b. Amr şu hadiseyi naklediyor:
“Annem beni bir gün çağırdı. Resulullah (sav.) de evimizde oturuyordu. Annem bana; -Gel, sana birşey vereyim dedi. Resulüllah anneme dedi ki, -Ona ne vermek istedin? Annem, -Ona hurma vereceğim dedi. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: -Dikkat et. Eğer sen bu çocuğa bir şey vermeyecek olsaydın, senin üzerine bir yalan (günah) yazılmış olurdu.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/452).
Yalan Söylemek Niçin Büyük Günahtır?
Dinimiz yalan ve yalancılığı günahların en büyüklerinden birisi olarak kabul eder. Bir hadislerinde Peygamber Efendimiz (sav.): “Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi?” buyurur ve bunu üç kere tekrar eder.
Sahabe efendilerimiz, “Evet.” deyince: “Allah’a şirk koşmak, anne-baba haklarına riayetsizlik, cana kıymak!” buyururlar. Ardından da “Haberiniz olsun! Yalan söz, yalan şahitlik.” diyerek yalanın da büyük günahlardan olduğunu üstüne basa basa tekrarlayarak ifade eder.
Yalan niçin büyük günahlar içinde ifade ediliyor? Çünkü yalan, pek çok büyük günahı tetikleyebilecek potansiyele sahip bir günahtır. Diğer büyük günahlar ise kendi başına müstakil bir günahtır. Ancak yalan neredeyse bütün büyük günahlarla irtibatlıdır. Meselâ, büyük günahlardan birisi olan içkiyi içen kimse, şuurunu kaybettiği için yalan söylemeye hazır hâle gelir. Kumar oynayan, kaybettiklerini almak için yalana başvurur.“ Örnekleri çoğaltabiliriz. Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de, “Yalan sözden sakınınız.” “Ey İman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin.” buyurarak bu çirkin günah hakkında bizi ikaz eder. “Çünkü kizb (yalancılık), küfrün esasıdır, kizb nifakın (münafıklığın, iki yüzlülüğün) birinci alâmetidir, kizb Kudret-i İlâhiye’ye (Allah’ın gücü ve kuvvetine) bir iftiradır, kizb hikmet-i Rabbaniye’ye zıttır.
Yalanın küçüğü büyüğü olmaz. Yalan, yalandır. Küçük küçük söylenen yalanlar, zamanla insana yalancılığa götürür. Baştan küçümsenerek söylenen minik yalanlar, insanda alışkanlık hâline gelebilir. Neticede de o insan daha büyük yalanlar söylemeye başlar ve Allah katında yalancı hükmünü alır.
Efendimiz bir hadislerinde bu hakikati şöyle dile getiriyor:
“Yalandan sakının. Yalan insanı günaha, o da Cehennem’e götürür. Kişi durmadan yalan söyler ve yalan araştırırsa Allah katında yalancılardan yazılır.“ O yüzden bir mümin yalan konusunda alabildiğine hassas olmalı, yalana karşı tavır almalıdır.