Ortaokul · 1. Ünite · 2. Konu

Allah’a (c.c.) İman

Allah’a (c.c.) İman konusu üzerine ders metni, âyet-hadis ışığında açıklamalar ve uygulama önerisi.

İman hem nurdur hem hakikattir. Hakiki İman’ı elde eden İnsan kâinata meydan okuyabilir.

- Bediüzzaman

İman, sözlükte, bir şeye tereddütsüz inanmak ve kesin olarak, içten ve yürekten bağlanmak demektir. Dinî manası ise, Allah’ın varlığına, birliğine, tereddütsüz inanmak ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamber olduğunu ve bize bildirdiği şeylerin hepsinin hak ve doğru bulunduğunu, hiçbir şüphe duymadan kabul ve tasdik etmektir.

Allah’a (c.c.) iman, Müslüman olmanın ilk şartıdır. Allah’a tam ve kâmil bir şekilde iman etmek; O’nu (c.c.) tanımakla, O’nu (c.c.) sıfatları ile bilmekle, Kur’an-ı Kerîm’de kendisini tanıttığı şekilde O’na (c.c.) inanmakla mümkündür. Allah’ı tanıyıp O’na (c.c.) iyi bir kul olmak için O’nun (c.c.) bize gönderdiği mesajları, istekleri ve Zatıyla ilgili bilgilerin yer aldığı Kur’an-ı Kerîm’i okumamız, öğrenmemiz, onu çok önemsememiz gerekir. Allah’ı (c.c.) tanıyıp sevebilmemiz ve mutlu olabilmemiz O’nun (c.c.) bildirdiklerini önemseyerek öğrenmemize bağlıdır.

Her Eserin Bir Ustası Vardır

Kesinlikle biliyoruz ki var olan her şeyin bir sanatkârı, ustası vardır. Bir kurşun kalemin, bir tebeşirin veya küçücük biriğnenin dahi bir ustası, bir sanatkârı vardır. Hiç kimse, böyle basit şeylerin bile ustasız, sanatkârsız, işçisiz, tesadüfen,kendi kendine meydana geldiğini, gelebileceğini söyleyemez. Peki, insanların ve hayvanların bedenleri, organları, çiçekler, ağaçlar; kalemden, iğneden daha mı basit? Bir kaşığın ustası, sanatkârı olur da gözümüzün, kulağımızın, kafamızın sanatkârı, sahibi, ustası olmaz mı? Elbette olur. Birer sanat harikası olan organlarımız, biz görmesek bileonları yaratan ilmi ve kudreti sonsuz bir Zat’ın (c.c.) varlığına işaret etmektedir.

İmanın geçerli olabilmesi için bazı şartlar vardır:

1- İman insanın kendi isteğine (iradesine) dayanmalı, baskı ve tehdit gibi durumlarda gerçekleşmemiş olmalıdır.

2-İmanın tüm esaslarına eksiksiz, inkâr etmeden inanmalı. Birisini bile kabul etmemek imanı geçersiz kılar.

3- Mümin, “Benim işlediğim bu sayısız günahlarla cehenneme gireceğim kesindir!“ türünden ifadelerle Allah’ın (c.c.) rahmetinden ne ümitsiz ne de ‘‘Ben Cennete gireceğim garanti, çünkü benim kalbim temiz!“ diyerek emin olmamalı.

Devamlı korku ile ümit (Havf ve Reca) içinde olmalıdır.

4- ‘‘Bence öyle değildir…!“ diyerek Din ve iman esaslarını hafife almamalıdır.

Hücrelerimiz Tesadüf Eseri Ortaya Çıkmış Olamaz

Geniş bir salonda elli tane sandalyeyi karmaşık bir halde gördüğümüzde “Bunların rastgele atmışlar, her biri düştüğü yerde kalmış, karmakarışık görünüyorlar.” diye düşünürüz. Fakat o sandalyeler belli bir hesap, plan ve ölçüye göre salonda dizilmiş olarak duruyorsa ortada bir güzellik, nizam, intizam görülür. O zaman, “Bunların akıllı, hesap kitap bilen, zevk sahibi biri, emek çekerek belli bir şekle sokmuş. Kimin yaptığını görmedik, ama mutlaka bunları düzenleyen biri olmuş.” deriz.

Yetişkin bir insanın vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre vardır. Hücreler, insan vücudunu meydana getiren en küçükyapı taşlarıdır. Küçük bir tavuk kümesindeki 500 tuğla bile rastgele, kendi kendilerine o küçük yapıyı meydana getiremez.

Öyleyse trilyonlarca akılsız, bilgisiz hücrenin tesadüfler sonucunda veya kafa kafaya vererek birlik ve beraberlik içinde hareket ederek insan vücudunu meydana getirmesi mümkün müdür?

Hiçbir Şey Tesadüf Eseri Olamaz

Hepimiz biliyoruz ki bir ilaç, farklı farklı: kimyasal maddelerin çok hassas ölçüler içinde bir araya getirilmesiyle meydana gelir. “Bu kimyasal maddeler bir rastlantı sonucu, tesadüf eseri birleşerek bir kimyasal bileşik meydanagetirdi ve bu faydalı ilaç ortaya çıktı.” diyebilir miyiz? Kesinlikle diyemeyiz.

İlaçların her birini; yıllarca emek vererek aklını kullanarak çok ince ve hassas hesaplarla değişik kimyasal maddelerdenbir araya getirip yapan bir kimyager vardır. Bu ilaçlar bir kimyageri gösterir. Bunun gibi insanların ve diğer canlıların bir ilaçtan çok daha karmaşık ve uyumlu olan vücutları, topraktaki elementlerin rastlantılar sonucu gelişigüzel bir araya gelerek meydana getirmesi mümkün değildir. Bu misalleri akıl ve mantığımızla çoğaltarak, geliştirerek düşündüğümüzde şu sonuca varırız: Kâinat içindeki varlıklar kendi kendilerine, rastgele, tesadüfen oluşup ortaya çıkmış olamaz. Ben görmesem bile mutlaka her şeyi gören, bilen, kudreti sonsuz ve hükmü her şeye yeten biri var.

Allah’ın (c.c.) Varlığının İspatı?

İmam-ı Azam Ebu Hanife daha küçük bir çocukken, yaşadığı Bağdat şehrine inançsız bir adam gelmişti. Adam kendine çok güveniyordu. “Kim bana Allah’ın varlığını ispat edebilir?” diye sordu. Oradakiler İmam-ı Azam’ı gösterdiler. İnançsız adam küçümseyen bakışlarıyla şöyle bir süzdü küçük bilgini ve dedi ki; “Hadi bakalım ispatlasın da görelim.” Büyük bir meraklı kitlesi toplanmıştı etrafında.

Bu sırada İmam-ı Azam:

- Benim kitaplarım evde kaldı. Gidip onları getireyim önce, diyerek ayrıldı. İmam-ı Azam uzun bir süre gelmedi. Ama herkes bu işin içinde bir gariplik olduğunu da seziyordu. Çünkü İmam-ı Azam dosdoğru bir insandır. Yalan söylemez ve sözünde durur. Gelmeyecekse mutlaka söyler, ya da haber gönderir, diye düşündüler. Böylece bir hayli zamangeçtikten sonra çıkıp geldi küçük bilgin.İnançsız adam İmam-ı Azam’a sordu:

- Nerede kaldın? Yoksa Allah’ın varlığını ispatlayamam diye mi korktun?

İmam-ı Azam gayet rahat ve soğukkanlılıkla cevap verdi:

- Hayır, böyle bir korkum yok. Çünkü Allah’ın (c.c.) varlığını ispatlamak çok kolay bir konudur. Ancak benim gecikmemin bir sebebi var. Benim evim karşı kıyıda. Biliyorsunuz, Bağdat’ın ortasından kocaman bir ırmak akar. Karşıya geçtikten sonra büyük bir sel ve fırtına çıktı. Tekrar dönmek için ne bir sandal, ne bir köprü kaldı. İnançsız adam sordu:

- Peki, şimdi nasıl geçip geldin? İmam-ı Azam cevap verdi:

- İşte ben de onu anlatacağım. Geldim kıyıya, bir de baktım ki, kocaman taşlar kıyıdan yuvarlanıp atladı ırmağın içine. Üst üste atlayan taşlardan köprü ayakları meydana geldi. Bu arada havada kendi kendine uçan uzun tahtalar bu ayakların üzerine örtüldü. Arkasından çiviler yine havada uçuşarak kurşun gibi saplanıp tahtaları ayaklara tutturdular. O sırada kıyıdaki toprak ayağımın altından kayarak bu tahtaların üstünü kapattı.

Büyük ve rahat bir yol gibi, kocaman bir köprü meydana geldi. Ben de üzerinden yürüyüp geçtim ve geldim.

Herkes şaşkınlıkla bu sözleri dinlerken, inançsız adam dedi ki:

Karşıma küçük bir bilgin diye akılsız bir çocuk mu çıkardınız? Bir yığın saçmalık ile uğraşacak vaktim yok benim. Bu çocuk koskoca bir köprünün kendi kendine oluştuğunu anlatıyor. Hiç yapan, çalışan olmadan köprü oluşur mu?

Video Önerisi